Kırılan Kalbin Anahtarı

Kırılan Kalbin Anahtarı

Ela’nın elinde altın rengi küçük bir kilitçi vardı. Büyükannesinin sanağıydı o, her sabah Ela onu avuçlarında çevirip düşünürdu: “Bu benim en değerli hazem.” Kilitçi, güneş ışığını yakaladığında küçücük bir parıltı yapıyordu. Taşları üzerindeki gökyüzü mavi taşları gibi titredi. Ela her avuç çevirdiğinde gökyüzünü gördü gibi hissetti. Ama bir gün bahçede oynarken rüzgâr kilitçiyi aldı götürdü. Ela ağladı. O gün çok üzüldü ki yüzü sadece griye bürünmüştü. Akşam olduğunda eve dönüş yolunda bir adım bile atamadı. Gökyüzü karanlık idi, yıldızlar küçük pencereler gibi açılmıştı ama Ela’nın gözleri kapalıydı. Büyükannesi pencereden bekliyordu ama Ela bahçede kaybolmuştu gibi hissetti. Göğsünde bir sıkıntı vardı, nefes almak zorlaşıyordu. Sandalyede oturup Duvardaki saati izliyordu. Her saniye uzun geliyordu. Saatler geçmiş gibiydi ama aslında yalnızca birkaç dakika geçmişti. Ela’nın kalbi ağır idi, taş gibiydi. Büyükannesinin sesi kapıdan geliyordu ama Ela cevap veremedi. İçinden bir ses çıkıyordu: “Nerede olabilir? Büyükannem, lütfen bulalım.” Ela’nın gözleri tekrar yaş aldı. Kilitçi yoktu, yalnızca hafiftedi bir toprak izi.

İşte o sırada ormanın kenarda bir toprak yolu gördü. Yol taşları mum gibi parlıyordu, her biri küçük bir yıldızı taşıyordu gibi. Ela yoluna çıktı. Ayakları yaprakların üzerinde hafifçe vıvıldadı. Rüzgâr ağaçların dallarında fısıldadı ama Ela hiç duymadı. Gökyüzü morardı, bulutlar pembeye boyanmıştı. Ama Ela’nın gözleri sadece zeminaydı. “Ne yapmalıyım?” dedi, diz çökerek oturdu. Toprak yaprakların arasıdaydı, serindi ve soğukdu. İstemediği bir yere düşmüştü sanki. Üzüntüsü göğsünde ağırdı, nefes almak zorlaştı. Bir kuş başını kaldırdı ama Ela ona bakmadı. Çünkü o an yalnız hissediyordu. Ağaçların gölgeleri üzerindeydi, karartıcıydı ama Ela umudunu kaybetmemişti. Bir kelebek geçti ama Ela onunla değil, kilitçiyle konuşuyordu sanki içinden. “Lütfen bulalım beni,” dedi o, sessizce. Rüzgâr bir yaprak eğirdi Ela’nın burnuna. Kış kokuyordu ama yazydı. Belki kayıp şeyler hep böyle kokar, düşündü Ela.

İşte o sırada Tuna adlı gümüş tüylü bir tilki ortaya çıktı. Tuna’nın gözleri turuncu idi, avucu büyüktü. “Neden ağlıyorsun, küçük dostum?” dedi Tuna, Ela’nın yanına oturdu. Ela kilitçiyi anlattı. Sesi kırıktı, dudakları titriyordu. Tuna kulağını eğdi. “Ben de kaybettiğim bir şeyim var,” dedi. “Bir zamanlar ben çok kırgındım. Biri bana haksız yere suçladı. O gün yüzüm kızarıp kaçtım. Sonra üzüntüm beni yuttu. Sabahları yatakdan kalkarken göğsüme bir taş vardı. Taşı taşımak çok zordu. Yürürken her adımda o taşı hissediyordum.” Ela dinledi. Gözleri büyük oldu. “Ben de çok kırgınım,” dedi o gün. “Rüzgâr bana sinir oldu sanki.” Tuna gülümsedi. “Öfke kalbi taşır ama affetmek onu hafifletir.” Tuna, Ela’ya ormanın derinliklerine bir yol gösterdi. Birlikte yürüdüler. Ağaçlar yukarı yükselmişti, gökyüzünde yıldızlar süzülürdü. Yolda bir dere geçtiler. Su berrak idi, taşların üzerinde ışık dans ediyordu. Tuna’nın ayak izleri suyun üzerinde kayboluyordu. Küçük bir köpekbalığı gördüler ama yüzmüyor, sadece bakıyordu sanki. Yollarında çiçekler açmıştı, her biri farklı bir renkte. Kırmızı, sarı, mor, mavi. Ela bir kırmızı çiçeğe dokundu. Sıcaktı. Hayatın tadı gibiydi. Tuna da durdu. “Görüyor musun,” dedi, “açılmayan çiçekler olur ama biz sürekli açılırız. Affetmek de bir açılıştır.” Ela gülümsedi. İlk kez o gün bir şey güldürdü. Gökyüzünde bir yıldız flickerledi sanki.

Yolda bir meydan göründü. Meydanda büyük bir ağaç vardı, gölgesi okyanus gibidi. Büyük Abla Leyla, ağacın altında oturuyordu. Leyla, ormanın “büyük annesi”ydi; her çiçeğin ismini biliyordu. Her sabah güneş doğmadan önce çiçeklere su veriyordu. Ela’ya doğru geldi. “Kırılan bir şeyin mi var?” dedi Leyla. Ela başın salladı. “Kilitçim kayıp.” Leyla gülümsedi. “Affetmek bazen zor ama acıyı hafifletir,” dedi. “Bir zamanlar benim de bir şeyim vardı. Biri bana haksız yaptı. Ben de kırgındım ama sonra anladım: öfke benim için ateş, affetmek için su.” Leyla, Ela’ya bir çiçek verdi. Çiçek maviydi ve küçücük ışık saçıyordu. “Bu çiçek seni hatırlatsın,” dedi Leyla. “Bir zamanlar küçük bir kemancı gibi bir masal duymuştum o zamanlar. O masalda da bir çocuk acı çekiyordu ama sonunda affetmişti.” Ela gülümsedi ama hâlâ gözyaşları vardı. “Onu çok özlüyorum,” dedi. Leyla seni seviyordu büyükanneni, diye cevap verdi. Büyükannesinin elinde her sabah bir çay bardağı vardı, o da her sabah Ela’yı düşünüyordu. İkisi de birbirlerini seviyordu ama uzaklaşmışlardı bu akşam. Leyla Ela’ya bir sandalye getirdi. “Otur, bir şeyler yaşamak için.” Ela sandalyeye oturdu. Meydandaki hava taze idi, çiçekler kokuyordu. Kelebekler dolaşıyordu. Leyla’nın ellerinde toprak vardı, o da toprağı seven biriydi.

Tuna ve Ela yoluna devam etti. Ama yolda bir sorun çıktı. Tuna, bir kuyunun kıyısında durdu. “Şimdi ne yapmalıyız?” dedi. Ela, Tuna’yı suçladı. “Sen beni yanlış yola yönlendirdin!” dedi. “Ben de seni dinlememiştim.” Tuna gülündü. “Affedersin mi?” dedi. “Ben de biraz sinirlendim, ama seni suçlamak doğru mu?” Ela düşündü. Bir saniye boyunca susdu. Sonra başını eğdi. “Özür dilerim,” dedi. “Ben de kırgındım, affedersin.” Tuna kulaklarını eğdi. “Ben de özür dilerim. Seni dinlemedim.” İkisi de birbirlerini kucakladı. Aniden Tuna’nın gümüş tüyleri parladı. Yollarında küçük bir ışık iz bıraktı. Ela izi takip etti. Işık, büyük bir kayanın arkasına gitti. Kayanın altında bir çukur vardı. İçinde altın renkli bir kilitçi parladı. Ela hemen onu aldı. Avuçlarında buldu. “O da bana ait!” dedi Ela. Memnuniyetle gülümsedi. Ama o gülümseme gerçekten içten değildi. Çünkü Tuna’yı suçlamıştı. Ela geri döndü. “Tuna, affedersin,” dedi. “Seni suçlamamalıydım.” Tuna kuyruğunu salladı. “Ben de affedersin. Öfke kaybeder ama arkadaşlık kazanırız.” Gökyüzünde bir yıldız düştü. Herkes gülümsedi. Tuna Ela’ya tıkırdadı. “Şimdi daha mutluyum,” dedi. “Çünkü kalp açıldı.” Ela da tıkırdadı. İkisi de göle doğru yürümek istedi ama ev yoluna gitmek zorundaydı. Gece çok koyuydu, yıldızlar sözkonusuydu.

Ela eve döndü. Büyükannesi kilitçiyi gördüğünde gülümsedi. “Bunu nereden buldun?” dedi. Ela tüm hikâyeyi anlattı. Büyükannesi Ela’yı kucakladı. “Affetmek, kalbin anahtarıdır,” dedi. “Öfke kapıyı kilitler ama affetmek onu açar.” Büyükannesi, Ela’ya bir hikâye anlattı. Bir zamanlar küçük bir kemancı vardı, o da çok kırgındı ama sonra öğrendi ki. O hikayeyi merakla dinledi. Büyükannesi devam etti: “O masalda anahtar affetmekti.” Ela düşündü. Bu hikâyeyi bir gün okuyacakmış gibi hissetti. Büyükannesi gülümsedi. “Eğer masalların keyfini çıkarırsan, sana sahneye çıkan küçük kemancı masalını anlatabilirim,” dedi büyükannesi. Ela başını sallayarak gülümsedi. “Tabii,” dedi. “Çok isterim.” Büyükannesi de gülümsedi. İkisi de koltukta oturup masalların tadını çıkardı. Saatler geçmiş gibi durmadı. Büyükannesi Ela’nın gözlerinde yeni bir parıltı gördü. “Şimdi daha aydın gibi,” dedi büyükannesi. Ela gülümsedi. İçinden bir şey değişmişti. Kilitçi avuçlarında hafifti, sanki yaşıyordu.

O geceden sonra Ela her şeyi fark etti: Tuna’nın yardımı, Leyla’nın sözleri ve kendi içindeki öfkenin gerçek nedeninin kayıp değil, acıydığını. Ela artık her gün Tuna’yla ormanda buluşurdu. Gölde ayın görüntüsü dans eder, çiçekler fısıldar, ama Ela artık duymaktaydı çünkü kalbi artık açıkta idi. Bir gün Ela, ormanın derinliklerinde küçük bir kitap buldu. Kitabın sayfaları rüzgâr ile sayılıyordu, sanki kendi kendisi. Ela kitaba baktı. İçinde bir filin hikayesi vardı. O fil çok akıllıydı ve her gün yeni şeyler öğreniyordu. Ela kitap okuyarak çok şey öğrendi. O zamanlar öğrenmiştim diye fark etti. Affetmek de öğrenilen bir şeydi. “Bunları kitap okuyan filin macerası gibi yaşıyorum artık,” dedi Ela kendi kendine. Kitabı avuçlarında tuttu ve eve götürdü. Büyükannesi kitabı gördüğünde meraklandı. “Bu güzel bir masal,” dedi büyükannesi. “İnsanlar öğrendikçe büyür.” Ela da bundan da söz etti. “Büyükanne, ben de bir şey öğrendim,” dedi. “Affetmek bir kitap gibi, sayfaları saymak gerekir. Sayfaları çevirmeden sonuç çıkmaz.” Büyükannesi gülümsedi.

Ela’nın kilitçisi parladı ama asıl parlaklık gönlündendi. O öğrenmişti ki: acıyı kıyamak değil, onu hafifletmek gerekir. Affetmek güçtür ama acıyı biriktirmek daha ağlıdır. Ve her affetme anında, kalp yeni bir anahtar bulur. Ela güldü. Tuna da yanında sırtlı sırtlı koştu. Gökyüzünde yıldızlar çok daha yakın gibi görünüyordur. Çünkü bir kalp açıldığında evren de seninle konuşur. Ela bir sabah büyükannesinin yanına geçirdi Tuna’yı. Büyükannesi tilki gördüğünde sevindi. “Güzel misin Tuna?” dedi. Tuna kuyruğunu salladı. Ela gülümsedi. “Ben de affetmeyi öğrendim,” dedi. Büyükannesi Ela’yı kucakladı. “Öfke kontrolü önemlidir ama affetmek daha önemlidir,” dedi büyükannesi. “Bunu biliyor musun? Bir zamanlar gördüğüm bir öfkesini kontrol eden aslan hikayesi hatırlıyorum. O aslan da kendi öfkesini aştı.” Ela başını salladı. “Büyükannem, ben de öğrendim,” dedi. “Artık öfke yerine sevgi seçiyorum.” Büyükannesi Ela’yı daha sıkı kucakladı. Rüzgâr ağaçlarda eserken, Ela fısıldadı: “Teşekkürler Tuna, teşekkürler Leyla.” Gökyüzü yıldızlar açtı, gölde ayın görüntüsü döndü. Ela artık her sabah kilitçiyi çevirirken düşünürdu: “Bu benim en değerli hazem.” Ama artık sadece bir nesne değildi. Bir hatırlatma idi. Affetmenin anahtarı içinde taşımaktı. Ve her gün o anahtarla yeni bir kapı açıyordu. Kapıların ardında ise sevgi, arkadaşlık ve umut vardı. Ela’nın kalbi doluydu. Tuna ise yanında sırtlı sırtlı koşuyordu. Her şey gerçeğini bulmuştu. Affetmek acıyı değil, iyiliği büyütür. Ve bu, bir kalbin anahtarıdır.

Bir yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Masallar

Yeşil Gözlü Duygunun Sırrı

Yeşil Gözlü Duygunun Sırrı Ayşe'nin gözleri sabah aydınlığında yeşil parladı. Bugün okulda arkadaşlarıyla birlikte sınıf kitapları…

Masalı oku →

Sahneye Çıkan Küçük Kemancı

Sahneye Çıkan Küçük Kemancı Bir zamanlar, uzak bir köyde yaşayan Mina adlı küçük bir kız çocuğu…

Masalı oku →